ORTADOĞU



ORTADOĞU
Osmanlı devletinin eski Arap bölgelerinde iki savaş arası dönemin ana sorunu Arap kavmiyetçiliği olmuştur. Dönemin Arap önderleri batılı emperyalistlerle anlaşarak Osmanlı topraklarında birleşik bir Arap Krallığı için mücadele etmişlerdir. Ancak emperyalistlerin I. paylaşım savaşının ertesinde, savaş öncesi ve sırasında yapılan anlaşmalara aykırı olarak, Arap topraklarının İngiltere ile Fransa'nın mandası yapılması, emperyalistlere kuyrukçuluk yapmış olan bu çağdışı Arap önderleri için tam anlamıyla bir düş kırıklığı olmuştur. Bu durum karşısında, kendilerini Türk'e karşı kışkırtan batılı efendilerini anlamakta güçlük çeken emperyalizmin kuyruk yalayıcısı bu Arap kavmiyetçiliği, sonunda kendi "mandat" yönetimlerine karşı yürütülen bir hareket halini almıştır. Fakat, burada geçmeden evvel, bölgenin tanımını ve özelliklerini belirtmekte yarar vardır.
ORTADOĞU NERESİDİR ?
"Ortadoğu " kelimesi belirgin bir coğrafya olmadığı için sınırlarının nereden başlayıp, nereden bittiğini söylemek olanaksızdır. Ortadoğu, "Batı" sözcüğü gibi siyasal ve kültürel öğeleri kapsayan ve onlar tarafından belirlenen, emperyalistlerin uydurduğu bir kavramdır. Kültürel anlamda Kuzey Afrika'dan Afganistan'a kadar olan Müslüman ülkeleri kapsarken, bilim adamlarına göre, siyasal olarak Arap devletlerine Türkiye, İran ve İsrail'in eklenmesiyle elde edilen bölgedir.  Bu kavram Avrupa çıkışlıdır ve Asya ile Afrika kıtalarından bakıldığı taktirde hiçbir anlam ifade etmemektedir.
ORTADOĞU'NUN ÖNEMİ
Ortadoğu tarihin derinliklerinden bu yana Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları arasında kültürel ve ekonomik aracı bir konumda bulunmuştur. İpek, şeker, narenciye, kağıt, barut ve pusula gibi Uzakdoğu'nun malları Ortadoğu aracılığıyla Avrupa'ya ulaşmıştır. Eski Grek, Hindu ve Çin felsefe akımlarını geliştirdikten başka, bunların Avrupa'ya ulaşmasını sağlamış; Musevilik, İsevilik ve İslâmiyet'in doğduğu yer olmuştur. Sadece üç kıtadan ibaret olan o zaman ki dünyanın fatihleri hep bu bölgeye hâkim olmak istemişlerdir. Zira, Ortadoğu'ya kim hakimse, dünyaya hâkimdir. Bu yüzden Ortadoğu, sırasıyla Pers, Grek, Roma, Arap, Moğol ve Türk imparatorluklarının hakimiyeti altında kalmıştır.
15. yüzyılda gerçekleştirilen yeni keşifler bölgenin önemini azaltmışsa da, modern zamanlarda Süveyş Kanalı'nın açılması ve FIR (hava) hatlarının ortaya çıkmasıyla yeniden eski önemine kavuşmuştur. Örneğin; dünyanın en önemli su yolları olan Türk Boğazları, Süveyş Kanalı, Kızıldeniz, Bab-el Mendep Boğazı, Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi Ortadoğu'dadır.
Petrol üretimiyle Orta-doğu'nun önemi geçen yüz-yılda daha da pekişmiştir. Or-tadoğu petrolü, Batı Avru-pa'da tüketilen petrolün %75'i, Japonya'da ise %90'ı geç-mektedir. Bu stratejik hammadde zenginliği, Ortadoğu'yu büyük devletler arasında bir rekabet, yarış alanı haline getirmiş olduğundan, bölge ileride uluslar arası ilişkilerin kilit alanına dönüşecektir.


Manda (diplomasi) Yönetimi:

Manda (Fr: mandat, İng: mandate), Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bazı az gelişmiş ülkeleri, kendi kendilerini yönetecek bir düzeye eriştirip, bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar Milletler Cemiyeti adına yönetmek için bazı büyük devletlere verilen yetkidir. Geleneksel kolonyalizmi tasfiye etmeye yönelik bir proje olarak düşünülmüş, ancak uygulamada geleneksel kolonyalizme benzer sonuçlar doğurmuştur.

Fransızca olan manda sözcüğünün kelime anlamı "yetki, görev" demektir.

Uluslararası Sahnede Manda

Manda kavramı ilk kez 1919'da toplanan Paris Barış Konferansı'nda gündeme geldi ve 28 Haziran 1919'da imzalanan Milletler Cemiyeti Sözleşmesi'nin 22.ci maddesinde resmen tanımlandı.

Manda projesinin temelinde, Birinci Dünya Savaşı'nda yenilen Osmanlı Devleti ve Almanya'dan ayrılan ülkelerin yönetimi sorunu yatıyordu. Dünya kamuoyunda sömürgeciliğe duyulan tepki nedeniyle, bu ülkelerin doğrudan doğruya galip devletler arasında paylaşılması uygun görülmedi. Ayrıca barış konferansında etkin olan ABD, sömürgeci sistemin genişletilmesine karşı idi.

Milletler Cemiyeti, A, B ve C Sınıfı olmak üzere üç grup manda belirledi.

A Sınıfı mandalar, Osmanlı devletinden ayrılan Arap ülkeleri idi. Irak ve Filistin mandası Büyük Britanya'ya, Suriye mandası Fransa'ya verildi. 1923'te Ürdün-Ötesi (Transjordan) mandası Filistin'den ayrıldı. Irak Mandası yedi ay sürdükten sonra, 23 Ağustos 1923'te bağımsız Irak Krallığı'nın ilan edilmesiyle sona erdi. Suriye'de manda yönetimi 1944'e, Filistin'de 1948'e dek sürdü.

B Sınıfı mandalar, Almanya'nın Afrika'daki eski sömürgeleri idi. Bunlardan Tanganika Büyük Britanya'ya, Ruanda-Urundi Belçika'ya verildi. Kamerun ve Togoland ise Britanya ile Fransa arasında ikiye bölündü.

C Sınıfı mandalar Okyanusya'daki bazı adalar ve Güneybatı Afrika (şimdi Namibya) bölgesinde kuruldu.

Türkiye'de Amerikan Mandası Konusu "Mandacı" Görüşler

Savaştan yenik ve perişan çıkan Türkiye'de İngiliz veya Amerikan "müzahereti" (yardım, kolaylık gösterme) konusu 1918 Kasımından itibaren yoğun olarak tartışıldı; 1919 Mayıs veya Haziran'ından itibaren "manda" sözcüğü popülerlik kazandı. Eylül 1919'dan sonra konu gündemden düştü.

Türkiye'nin toprak bütünlüğünü koruması ve ekonomik kalkınmasını sağlaması için Amerikan yardımı düşüncesi, savaştan sonra Türk aydınlarının önemli bir bölümünce desteklendi. Bu görüş özellikle feshedilen İttihat ve Terakki Partisine yakın, milliyetçi ve reformist kanatta taraftar buldu. Halide Edip, Rauf Bey, Kara Vasıf, Yunus Nadi (Abalıoğlu) gibi, daha sonra Milli Mücadele'nin düşünsel ve örgütsel önderleri arasında yer alacak olan kişiler, İngiliz ve Fransız emperyal "emellerine" karşı, Amerikan yandaşı bir tutumu benimsediler. Kasım-Aralık 1918'de Mustafa Kemal'in ortağı ve başyazarı olduğu Minber gazetesi de Amerikan "müzaheretini" savunanlar arasındaydı.

Halide Edip "bütün eski ve yeni Türkiye hudutlarına şamil olmak üzere, muvakkat [geçici] bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz." derken, gerekçelerini şöyle açıklıyordu:

"[...] Milletin refah ve gelişmesini temin, halkı, köyleri, sıhhati ve zihniyetiyle asri bir halk haline koyabilecek bir hükümet nazariyesine ve tatbikatına ihtiyacımız var. Bunda lazım gelen para, ihtisas ve kudrete sahip değiliz. [...] Filipin gibi vahşi bir memleketi bugün kendi kendini idareye kudretli asri bir makine haline koyan Amerika, bu hususta çok işimize geliyor. Onbeş yirmi sene zahmet çektikten sonra, yeni bir Türkiye ve her ferdi, tahsili, zihniyeti ile hakiki istiklali kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye'yi ancak Yeni Dünyanın kabiliyeti vücuda getirebilir." "Harici rekabetleri ve kuvvetleri memleketimizden defedebilecek bir yardımcıya ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa'dan kuvvetli bir elde bulabiliriz."

Vasıf Bey Sivas Kongresi'ndeki konuşmasında şu görüşü dile getirdi:

"Manda'nın isminden korkmayalım, isterseniz buna 'müzaheret' diyelim. [...] Büyük bir harpten mağlup çıktık. Bütün memleket perişan vaziyettedir. Beşyüz milyon lira borcumuz var. Bunu ne ile, nasıl ödeyeceğiz? Gelirimiz bu borcun faizine bile yetmez. Tamamiyle müstakil yaşamaya, mali vaziyetimiz müsait değildir. Şimdi istiklalimizi kurtarsak bile, olduğumuz yerde sayarak bir adım ilerleyemez ve günün birinde, bizden kuvvetli olanların hükmü altına girmeye, ister istemez mecbur oluruz. İşte bu sebeplerden dolayı, İngiltere'yi kendimize ebedi düşman ve Amerika'yı şerrin ehveni saymalıyız." [1]

Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Manda Konusu

Amerikan mandası 1919 Temmuz'unda toplanan Erzurum Kongresi ile aynı yıl 4 Eylül - 11 Eylül arasında toplanan Sivas Kongresi'nin en sıcak tartışma konularından biri oldu. Her iki kongreye katılan milliyetçi delegelerin büyük bir bölümü manda görüşünü hararetle savundular. Mandaya karşı çıkan Mustafa Kemal Paşa, bazı delegelerce "İngilizci" olmakla suçlandı. Sonuçta her iki kongrenin sonuç bildirilerine, mandayı açıkça kabul veya red etmeyen bir ibare konuldu:

"Devlet ve milletimizin, dış ve iç istiklali ile vatanımızın tamamiyeti mahfuz kalmak şartiyla ... milliyet esaslarına riayetkâr ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen herhangi devletin fenni, sınai, iktisadi muavenetini memnuniyetle karşılarız."

Genç bir tıbbiyeli subay olan Hikmet Boran (Orhan Boran'ın babası), tıp okulu delegesi olarak katıldığı Sivas Kongresi'nde, Mustafa Kemal Paşa'ya hitaben yaptığı konuşmada manda fikrine şiddetle karşı çıkarak

“Paşam, murahhası bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler; mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz. Farz-ı mahal, manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz.”

demiş ve Mustafa Kemal Paşa'nın yüksek takdirlerini kazanmıştır[2].

ABD'nin Tavrı

Paris Konferansında İngiltere, Türkiye ilgili herhangi bir yönetsel sorumluluk almayı reddetti. 30 Mayıs 1919'da İtilaf Devletleri 1. Boğazlar, 2. Türkiye (Anadolu), 3. Ermenistan ve 4. Filistin mandalarını ABD'ye öneren tekliflerini Başkan Woodrow Wilson'a ilettiler.

Wilson'ın konuyu incelemek için görevlendirdiği King-Crane Komisyonu, Osmanlı topraklarında yaptığı araştırma gezisinden sonra 28 Ağustos 1919'da yayımladığı raporunda ABD mandası lehine görüş bildirdi. Ancak tam bu sırada ABD Senatosu ile Başkan Wilson arasında şiddetli bir görüş ayrılığı baş gösterdi. Senato Paris barış antlaşmalarını ve Milletler Cemiyeti sözleşmesini reddetti. Eylül-Ekim 1919'dan itibaren Wilson Amerikan dış politikası üzerindeki kontrolünü kaybetti. Senato, Wilson'un aktif dünya siyasetini terkederek "yalnızlaşma" (isolationism) dönemini başlattı.

Wilson, Türkiye ve Filistin mandaları konusunu hiçbir zaman Senato'ya sunamadı. Ermenistan ve Boğazlar mandaları ise, bir yıl gecikmeyle, 1920 Mayısında Senato'ya sunuldu. Her iki teklif 13'e karşı 52 oyla reddedildi.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !